Prof.Dr. İbrahim Tüzer
  Güncelleme: 15-05-2019 15:21:00   13-05-2019 17:10:00

Varlığımız dilimiz, dilimiz evimizdir…

Varlığımız dilimiz, dilimiz evimizdir…

 

Dil, insanın evvela kendisini sonrasında da dünyayı içerisindeki nesnelerle beraber algılayıp anlamlandırabileceği en temel gerçekliktir. Dilin bu gerçekliği, insanın gerçekliği ile birebir örtüşür ve dil insanın dünyası haline gelir. İnsanı yaşanmışlıkları, zedelenmişlikleri diğer bir ifadeyle dünyada bulunuyor oluşuyla diğer canlılardan ayrılmasına imkân veren en önemli farkı da burada belirir. İnsan duyan, düşünen, öğrenen ve bir çok değere ilişkin anlamlandırma biçimi geliştirerek, dünya içerisinde bulunuyor olduğunu fark eden biricik “varlık”tır.

 

“Var olma” bilincini elde ederek ontolojik açıdan varlık şuuruna erişebilen insan, dil ile kurmuş olduğu ilişkiyi de esaslı ve sahici bir yoldan meydana getirir. Dolayısıyla insanın hayatı algılama ve anlamlandırma seviyesiyle dili algılaması arasında çok yakın bir ilişki söz konusudur.

 

Varlığın anlamına ilişkin soru aslında dilin özüne ve anlamına yönelik soru ile aynı yolda ilerler. Alman düşünür Martin Heidegger “dil varlığın evidir” derken hem bu fonksiyonel döngüye hem de “varlık-anlam-dil” ilişkisine dikkat çeker. Var olanların varlıklarına yönelik soru sorma yetisini elinde bulunduran insan, hayatı iki farklı şekilde anlamlandırmaya çalışır. Hayatı ve içerisinde yer bulan nesnelerle meydana gelen hadiseleri insan, ya var olmayı düşünerek/“otantik olma” tarzında ya da var olmayı unutarak/“otantik olmama” durumunda karşılar.

 

“Otantik olma”, insanın kendi olanaklarının farkına vararak bilinçlilik düzeyinin sınırlarını keşfe yönelmesi ve varlığı kendi yapıp etmeleriyle yoklayarak anlamlandırma gayretidir. Söz konusu olan bu farkındalığa yönelik gayret içerisinde en temel çıkış noktası “düşünme” ve “soru sorma” eylemidir. Dolayısıyla dil, var olanların iç yapısını ve özünü kavrayışta en esaslı dayanak  olarak belirir.

 

“Otantik olmama” dolayımında varlıkla ve var olanlarla ilişkisini unutma düzeyinde belirleyen insanın diliyle olan irtibatı da çok sathî ve sıradan bir biçimde gerçekleşir. Bireyselleşme sürecinde dile ilişkin sıradanlığı yaşayan insan aynı zamanda, hayat içerisinde “kendisi olma” öznelliğinden vaz geçmiş ve “kendilik” vasfını da elden kaçırmış olmaktadır. Dil ile ilişkisini başkalarından ödünçleyerek kuracağından konuşma ve söylem düzeyinde dahi bu insan, kendi gerçekliğinden uzaklaşır ve Taylan Altuğ’un Dile Gelen Felsefe adlı kitabında işaret ettiği gibi bireysel söz almayı başaramadığı yerde kendi hakikatinden de kopar, tam anlamıyla özbilinçli varlık haline gelemez…

 

Bu sütundan sizlere merhaba derken en önemli meselemiz olarak öncelikle dil bilincimize dikkat çekmek istedim. Dilimizin aynı zamanda kimliğimiz olduğuna, bu kimliği inşa ederken dilimizle birlikte aslında kendi dünyamızı da anlam alanlarımızı da inşa ettiğimize parmak basmak istedim. İlerleyen zaman içerisinde bu konu üzerinde durmaya devam edeceğim.

 

Çünkü varlığımız dilimiz, dilimiz evimizdir…

 

Prof. Dr. İbrahim TÜZER

Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi

Yeni Türk Edebiyatı Anabilim Dalı Başkanı

www.ibrahimtuzer.com / ibrahimtuzer@yahoo.com

 

 

  Bu yazı 1668 defa okunmuştur.
  FACEBOOK YORUM
Yorum
  YAZARIN DİĞER YAZILARI
HABER ARŞİVİ
GAZETEMİZ
Tüm Anketler
Web sitemize nasıl ulaştınız?
BİZİ TAKİP EDİN
  • YUKARI